Yüklüyor...

Sitemizden haberler

Ekleme tarihi: 04.03.2011 6 AY ÖMÜR BİÇİLDİ 6 YILDIR YAŞIYOR

 Genç yaşta art arda 5 organına yayılan kanser hastalığı nedeniyle 6 ay ömür biçilmesine rağmen 6 yılı aşkındır zamandır mücadele ederek binlerce hastaya motivasyon ve umut kaynağı olan Kansersiz Yaşam Derneği Yönetim Kurulu Başkanı 32 yaşındaki Dida Kaymaz, kanserli hücreleri vücudunda 3 noktada yenmeyi başardı.

Dida Kaymaz, İtalya'da eski Sağlık Bakanlığı ve onkoloji Profesörü Umberto Veronesi tarafından gerçekleştirilen ve 1 aydan fazla süren kök hücre tedavisinin ardından döndüğü Türkiye'de, yaklaşık bir buçuk aylık süreyi evinde son derece steril, izole bir ortamda ve mümkün olduğunca az sayıda insanla görüşerek geçirdikten sonra kurucu başkanı olduğu derneğin iki önemli projesi ile ilgili çalışmaların ilk adımlarını atmak için Adana’ya geldi.

Oksijen deposu Toros Dağlarının eteğinde bulunan Adana’nın Pozantı ilçesindeki dağ oteli Pendosis Tatil Köyü’nün ortağı Süreyya Kayar ile gerçekleştireceği proje için alan keşif gezisi yapan Dida Kaymaz, AA muhabirine, önce tedavi sürecini, ardından, kanser hastalarına umut olacak projelerini anlattı.

İtalya’da 22 günü steril odada geçen kök hücre nakli tedavisi sayesinde kanser hücrelerinin kemiklerine yapmış olduğu metastasın önüne geçildiğini ifade eden Kaymaz, "Bunun yanı sıra yapılan rutin tetkik ve tahlillerimde vücudumdaki 5 ayrı organ tutulumundan 3’ünde yüksek başarı sağlandığı görüldü" dedi.

İkisi primer, 3’ü metastas olmak üzere vücudundaki 5 ayrı noktada bulunan kanser hücreleri ile yaşamayı öğrenmesi, hayata küsmemesi ve tedavi sürecinden ve sosyal yaşamından asla kopmaması sayesinde moralini hep yüksek tuttuğunu anlatan Kaymaz, "Mide, kolon, akciğer, karaciğer ve beyin tutulumu vardı. Şu anda primer olarak vücudumda bulunan kolon ve akciğerler dışındaki tüm kanser hücreleri etkisiz hale gelmiş durumda. Ben bunu öncelikle Allah’ın takdiri ilahisine, daha sonra verdiğim mücadeleye borçluyum" diye konuştu.

Henüz 26 yaşındayken kansere yakalandığında doktorların kendisine 6 ay ömür biçtiğini hatırlatan Dida Kaymaz değil 6 ay, 6 yılı aşkın süredir ayakta kalabildiği gibi kansere karşı, 5-0 durumundayken, 3-2 öne geçtiğini vurguladı.

-NASIL BESLENİYOR?-

Kaymaz, beslenmesinden yaşam tarzına kadar tüm hayatını tedaviye göre şekillendirdiğini belirterek, şöyle devam etti: "Tedavi sürecinde doktorunun önerisi ile kırmızı et ve şeker gibi gıdaların olmadığı bir diyet uyguluyor, mümkün olduğunca bol oksijenli ortamlarda bulunmaya özen gösteriyorum. İmmun sistemini güçlü tutuyor, mevsimsel üst solunum yolları enfeksiyonu bu aralar sık görüldüğünden kalabalık ortamlarda bulunmamaya özen gösteriyorum. Oksijen, tedavi sürecimde büyük bir öneme sahip. Günlük egzersizler ve doğru nefes alma, hücresel düzeyde daha fazla oksijen alınmasına yardımcı oluyor. Bol oksijenin yanı sıra ozon terapisi de tedavimin bir parçası.

Doktorumun bana önerdiği diyetteki kırmızı et yasağı nedeniyle bu gıdadan alamadığım proteini, diğer gıdalardan alıyorum. Tedavim öncelikle bilimsel tıpla sürüyor ancak, alternatif tıptan da faydalanıyorum. Bu konuda da doktorlarımın tavsiyesine uyuyorum. Ben alternatif tıbbı bir kanser hastası için tamamlayıcı tıp olarak görüyorum. Mesela bağışıklık sistemimi güçlendirmek için tüm dünyaca bilinen reishi mantarının çayını 5.5 yıldır düzenli olarak tüketiyorum."

-REİSHİ MANTARI YETİŞTİRİCİLİĞİ PROJESİ-

6 yıldır amansız hastalığa karşı verdiği mücadeleye rağmen pozitif enerjisi ile dikkati çeken Dida Kaymaz, Pozantı ilçesinde, Pendosis Tatil köyü ve Çukurova Kalkınma Ajansı’nın desteğiyle gerçekleştirmeyi planladığı proje kapsamında, kanser hastalarında bağışıklık sistemini güçlendirici etkisiyle bilinen ve kendisinin de düzenli olarak yıllardır kullandığı "Reishi" mantarı yetiştireceklerini bildirdi.

Japon ve Çin tıbbında kansere karşı en önemli silah olarak gösterilen, Japonya Sağlık Bakanlığı tarafından kanser hastalığı tedavisinde tek doğal ilaç olarak kabul edilen ve binlerce yıldır birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Reishi mantarının "ölümsüzlük mantarı" olarak da bilindiğini vurgulan Kaymaz, şunları kaydetti: "Özellikle yayınlanmış birçok önemli çalışmada kanser tedavisinde başarılı etkisi kanıtlandığından biz dernek olarak böyle bir çalışmayı başlatma kararı aldık. Reishi’nin kanser hastalığının destek tedavisinde önemi çok büyük ancak temin edilmesi oldukça güç ve son derece pahalı. Biz bu tıbbi mantarı yetiştirip, kanser hastalarına ücretsiz olarak vermeyi planlıyoruz." Kaymaz, proje uygulama alanı olarak Toros Dağlarının eteğinde, nem oranı yüksek iki mağara tespit ettiklerini ve hızla çalışmalara başladıklarını bildirdi.

Kansersiz Yaşam Derneği İkinci Başkanı Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Begüm Kayar ise "Ganoderma lucidum (Reishi mantarı) adında anlaşılacağı gibi Gan (parlak) derma (kabuk) ve lucidum (göz alıcı, büyüleyici) mucizevi bir tıbbi mantardır. Japonya, Kore ve özellikle de Çin’de ilk çağlardan beri kullanılan gençlikle, uzun ve sağlıklı bir yaşamla özdeşleştirilmiştir. Sınırlı bir yetişme alanı olduğu için maddi değeri de oldukça yüksektir. Yapılan birçok araştırma sonucunda özellikle kırmızı reishi’nin bağışıklık sistemini güçlendirici, kanseri önleyici ve tedavisine yardımcı birçok mekanizmasının yanı sıra, sinirsel gerilimi azaltıcı ve kan basıncını düşürücü özellikleri olduğu kanıtlanmıştır" dedi.

Projede dernekle işbirliği yapan Süreyya Kayar da, Pozantı’nın Peru'dan sonra oksijen ve yükseklik dengesi en iyi olan yöreler arasında bulunduğuna dikkati çekerek, "Bu proje, sağlık turizminde ön plana çıkan yöremizin kanser hastalarına bir hediyesi niteliğinde olacak" diye konuştu.

Kaymaz, kanser hastalarına umut olacak projelerinin yanı sıra, ilkini geçtiğimiz aralık ayında Adana’da gerçekleştirdiği "Kansersiz Yaşam Sohbetleri" programına Türkiye;yi il il gezerek devam edeceğini sözlerine ekledi.

 

Kaynak : Milliyet Haber

Ekleme tarihi: 21.07.2010 YİYECEKLER VE VİTAMİNLER HAKKINDA ÖNEMLİ BİR NOKTA

YİYECEKLER VE VİTAMİNLER HAKKINDA ÖNEMLİ BİR NOKTA

Eğer vitamin  ve minerallerin  hastalıkları  önlemede  önemli  bir rol  oynadıklarını  biliyorsak  neden sadece  vitamin hapları almıyoruz ve  diyet hakkında endişelenmeyi kesmiyoruz?

Besin  destekleriyle  ilğili  en yaygın  yanlış  anlaşılmalardan  birisi budur.Çoğu  insan  bir vitamin  hapı alarak  yeme alışkanlıklarına ve hayat tarzına  dikkat etmeden  sağlıklı  olabileceğine  inanır.Bu doğru  değildir.Vitaminler ve mineraller  önemlidir.Ancak  etkili olabilmeleri  için  yiyeceklerle  birlikte  işlenmeleri  gerekir yiyecekle aynı  değildirler.Yyiyeceklerin  sağladığı  basinleri  sağlayamazlar  açlığı  bastıramazlar.

İkinci  olarak  doğru yiyeceklerde  bazı  tür kanserlere  karşı  koruma sağlayan  lifler gibi  sağlıklı  yaşam  için aynı derecede  önemli  biyolojik  aktif maddeler olan  fitokimyasallar gibi  vitamin  ve minerallerde olmayan  pek çok şey vardır.

Vitamin  yada mineral desteğini  önerebileceğim  zamanlar vardır ancak  hiçbir zaman  yiyeceklerin  önemi azalmaz.

Ekleme tarihi: 21.07.2010 YİYECEK EN GÜÇLÜ İLAÇTIR

YİYECEK EN GÜÇLÜ İLAÇTIR

M.Ö.400’lerde “tıbbın babası” olarak bilinen  Hipokrat ,”Yedikleriniz ilacınız,ilacınız yedikleriniz olsun” demiştir.Bundan  2000 yıldan  daha uzun bir  süre sonra  tıp müessesi en sonunda  onun haklı  olduğunu  kabul etti:Yiyecekler en güçlü  ilaçlar olabilir.

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü ve New York Bilimler Akademisi gibi saygın  büyük  gruplar  da  beslenmenin  çok çeşitli hastalıkları  önleme  tedavi  etme  ve  iyileştirmede hayati   rol oynadığını  kabul etmiştir.New England Tıp dergisi  ve Amerikan  Tıp Birliği Dergisi  gibi  seçkin profesyonel  yayınların  son makalelerinde ;vitaminlerin,minerallerin ve  yiyeceklerde  bulunan  diğer maddelerin  kanser,şeker hastalığı,yüksek tansiyon,kalp hastalığı ve osteopoz gibi  ciddi  hastalıklara  karşı  koruyucu  etkisi  olduğu  rapor  edilmiştir.Yiyeceklerdeki  bazı  kimyasal maddelerin  yaşlanma sürecini  geciktirdiğini de rapor etmişlerdir.Aslında  pek çok  uzman  tipik diyetlerimizde  yapacağımız değişikliklerin  ortalama  yaşam süresini  10 yıldan  daha fazla  uzatacağına  inanmaktadır.Dahası ,son çalışmalar  tesadüfen geliştiği  düşünülen  düşük  ve doğum  defektleri  gibi  problemlerin  sıklıkla besin  eksikliklerinden  kaynaklandığını  göstermiştir.

Ancak  daha 10 yıl  kadar önce  bile ;çok az”saygın” doktor”yiyecek” ve “ilaç” kelimelerini  aynı cümlede  kullanıyordu.Bazı  yiyecekleri  yiyerek  kan basıncının  düşürülebileceğini  hastalara  kalp hastalığının  tedavi edilebileceğini  ve kanserin  önlenebileceğini  hastalara  söylemek düşünülmezdi.Aslında  II.Dünya  Savaşı’ndan  sonra  antibiyotiklerin  ve diğer “mucize ilaç’  kelimelerini  aynı  cümlede  kullanıyordu.Bazı  yiyecekleri  yiyerek  kan basıncının  düşürülebileceğini  kalp hastalığının  tedavi edilebileceğini ve kanserin  önlenebileceğini  hastalara söylemek  düşünülemezdi.Aslında II.Dünya Savaşı’ndan sonra  antibiyotiklerin  ve diğer “mucize ilaç”ların  kullanımı ile  ABD’de  uygulanan  tıp çok değişti.20.yüzyılın  ortalarına  kadar kabul edilmiş  ilaçların  resmi listesi  olan  Amerikan  kodeksinde doğal ilaçlar  kimyasal ilaçlarla  yan yana listelenirdi.Doktorlar  öncelikle  “ tüm vücudu”tedavi  eden “aile hekimi” idi: şimdiki  gibi sadece  vücudun  tek bir  organı  yada  sistemi üzerine  odaklanmış  uzmanlar değillerdi.Ozamanlarda  pek çok doktor beslenme  ve hatta  stres gibi  faktörlerin  hastanın sağlığını  derinden etkilediğini  fark etmişlerdi.Ancak  1958’de eczacılık  okuluna  başladığımda  diyet ve  hayat tarzının  sağlıkla ilişkili  olabileceğine  dair  inanç tamamen  bilim dışı  kabul edilmeye  başlamıştır.Gerçek  ilaçlar  doktorların  reçete  ettiği  ve biz  eczacıların  hazırladığı  haplar  ve ilaç  tertipleri  idi.Hepimiz  doğada  insanın  labaratuvarda  hazırladıklarıyla  veya ameliyathanede gerçekleştirdikleriyle rekabet   edebilecek  hiçbir şeyin  olmadığına  inanıyorduk.

1950’lerde yiyecek  bir iyileştirme  aracı  olarak  değerini  kaybetti  ve sadece  vücut  yakıtı olarak  dikkate alındı.Hızlı bir”dolum”yeri olarak  tasarlanan  fast-food   imparatorlukları  sattığı  çok  işlenmiş yüksek –yağlı  yüksek-sodyumlu  yiyecekleriyle  tüm  ülkeye  yayıldı.Hamburgerler ,  kızartmalar  ve  kola temel diyetimiz haline geldi.Vitaminler sadece  iskorbüt ve  beriberi gibi   çok ağır  eksiklik  hastalıklarından  korunmak  için  gerekli sanılıyordur.Hastalar doktorlarına  beslenme  veya   vitaminlerle  ilgili  sorular sorduklarında bu soruları sıklıkla ,”Dengeli beslendiğinizde endişe  etmenizi  gerektirecek  bir şey yoktur” cevabı  ile  gerçekleştiriliyordu .”Dengeli beslenme”nin  ne  olduğuna  ilişkin  doyurucu  bir açıklama    beklemekse boşunaydı.

Bu yaklaşıma    katılmayanlar şarlatan  diye  etiketleniyordu.Merhum  Adelle Davis diyetin  pek çok  hastalığa  doğrudan  sebep olduğunu  yazdığında  ona  dolandırıcı  gözüyle  bakıldı.

Doktor topluluğu  “diyet-hastalık” bağlantısına  direndi;enerjilerini  ve paralarını  daha büyük  ve daha iyi  teknolojilere akıttılar.Her yıl  sağlık sistemine  akıtılan  yüz milyonlarca  dolara rağmen  insanlar  daha sağlıklı olmuyorlardı.

1970’lerde bir avuç  zeki  araştırmacı  tüm  servetlerimize  rağmen  kanser ve  kalp hastalığının  özellikle  az “ gelişmiş” ülkelerle kıyaslandığında  Amerika’da neden  daha  yüksek  oranda  olduğunu  sorgulamaya  başladı.Beslenme  ve hayat  tarzı gibi “ bilimsel olmayan” faktörler içinde ipuçları aramaya başladılar.Bir  şablon  şekillenmeye  başlıyordu:Çalışmalar meyve ,sebze  ve tahıldan  zengin  diyetle  beslenen  yoksul  ülkelerde  yaşayan  insanlarda  kansere  ve kalp  hastalığına karşı olduğunu  gösteriyordu.”Et ve patates’in standart  yemek  olduğu  eğer varsa  diğer  sebzelerin  garnitür  olarak  kullanıldığı varlıklı  ülkelerde  yaşayan  insanlar  ise  bu hastalıklara  karşı daha  hassas gibi  görünüyorlardı.Tıp müessesinin  pek çok  üyesi  ve bulguları  ya tesadüfi  olarak  bertaraf etmekte  yada grupların  “genetik” olarak  yatkınlığına  bazılarının  ise  bağışık  olduğuna  dair deliller olarak  görmekte  acele ettiler.Neyse  ki daha  düşünceli  olan bilim adamları    bu bulguları  incelediler.Bir  aşikar fark   gözlerine  çarptı:Amerikan  diyetinin aksine  pek çok “koruyucu” lif  bakımından  zengin  yağ bakımından  fakir idi.Oldukça doğru bir şekilde şu karara vardılar:Yüksek  yağlı  düşük  lifli  diyet  bir şekilde  kalp hastalığı ve bazı  kanser  türlerinin  gelişme  olasılığını  arttırmaktadır

Bu  öncü  kişilere  göre  eğer  bitkisel  açıdan zengin  bir  diyetle  beslenenlerin  kanser veya  kalp hastalığı  oranları    düşüyürsa  yiyeceklerdeki  her bir madde  de  vitaminler,mineraller ve diğer  kimyassallar özel korumalar  sağlayabilirdi.Dünyanın  her tarafındaki  labaratuvarlarda  bilim  insanları   meyve  ve sebzelerdeki  belirli  kimyasal maddeleri  izole etmeye  başladılar.Bu “koruyucu” yiyeceklerin  çoğunun   beta-karoten  E ve C  gibi vitaminlerden, selenyum ve potasyum gibi minarellerden yana zengin olduğunu buldular.

Aynı zamanda, bu kilit vitamin ve minarelleri az tüketen kişilerde bazı hastalıkların gelişme riskinin çok yüksek olduğunu fark ettiler. Daha derin incelemeler sonucunda araştırmacılar, bitkisel yiyeceklerde fitokimyasallar ismini verdikleri bir dizi başka bileşik buldular.Bu fitokimyasalların çoğunu, hastalıkları önlemede rol oynayıp oynamadıklarını belirlemek için,hayvanların ya da izole edilmiş hücrelerin üzerinde test ettiler. Şaşırtıcı bulgularından bazıları şunlardı: Coumarinler, maydanoz, meyankökü ve turunçgiller gibi bitkilerde bulunan doğal “kan inceltici” lerdir , kan pıhtısı oluşumunu önleyebilirler. İndoller turpgilllerde (lahana, brokoli, Brüksel lahanası) bulunurlar; tümörün büyümesini tetikleyen ostrojenlerin etkinliğini bloke ederek göğüs kanserine karşı koruma sağlayabilirler. Elajik asit ; kiraz, üzüm ve çilek gibi meyvelerde bulunur ; kansorejen tümörlere yol açabilecek kansorejen maddeleri etkisizleştirebilir. Fitatlar, tahıllarda bulunurlar ; tümörleri geliştiren steroidal bileşikleri etkisizleştirebilirler. Pektinler, elma ve greyfurtda bulunan çözünebilir bir lif çeşididir ; kolestorolü düşürmeğe yardımcı olabilir ve diyabete karşı koruma sağlayabilir. Genistein, soyadan yapılmış yiyecekler tüketen insanların idrarlarında bulunan bir bileşiktir; tümörlere kan sağlayan yeni kapilerlerin (kılcal damar) oluşmasını engeller. Bu araştırmacıların çalışmaları, doktor topluluğunun en kuşkulu üyelerinin bile, modern erkek ve kadınları etkileyen hastalıkların çoğunun yiyeceklerden sağlanabilecek bazı mikrobesin eksikliklerinden –vitamin, mineral ve biyolojik olarak aktif değer maddelerin eksikliği- kaynaklanabileceğini onaylamasını sağladı. Herhangi bir yiyecek değil; doğru yiyecek. Ne yazık ki, diyetlerimizde çok yer almayan yiyecekler.

 

ABD Kanser Enstitüsü’ne göre, Amerikalıların %25’inden azı, kendilerini kansere, kalp hastalığı ve diğer yaygın hastalıklara karşı tamamen koruyacak yiyecekler yiyorlar. İşte sonuçlar: Amerikalıların üçte biri hayatlarının bir döneminde kansere yakalanırlar; 21. yüzyılda bu rakamın ikide bire yükselmesi beklenmektedir. Her iki Amerikalıdan birinde kalp hastalığı gelişir. Göğüs kanseri, kadınların dokuzda birini etkileyecek şekilde yaygındır, sonu gelecek gibi görünmemektedir. 50 yaşın üstündeki erkeklerin 11’de biri prostat kanserine yakalanır. 45 yaşın üstündeki 15 ila 20 milyon Amerikalı sıklıkla kırıklara ve hatta ölüme yol açan osteoporoz çeker. 14 milyon Amerikalı, kalp krizi risklerini ciddi bir şekilde artıran diyabet hastalığından muzdaribdir. İstatistiklerin korkunçluğuna rağmen umut ışıkları da var. Ulusal Kanser Cemiyeti’ne ( National Cancer Society) göre, tüm kanser vakalarının %35’i fakir bir diyetle ilişkilidir. Eğer yeme alışkanlıklarımızı değiştirirsek, kansere yakalanma  riskimizi üçte birden daha fazla oranda düşürebiliriz. Aslında; çoğu uzmana göre bu konservatif tahmindir; gerçek rakam %50’ye dek çıkabilir. Diyetin, kadın ve erkeklerde bir numaralı ölüm sebebi olan kalp hastalığıyla bağlantısı daha güçlü olabilir. Ek olarak, diyabetden osteoporoza ve yüksek tansiyona dek diğer hastalıklarda uygun beslenme ile önlenebilir ya da kontrol altına alınabilir.           

Ekleme tarihi: 21.07.2010 GELECEK UMUT VADEDİYOR

GELECEK UMUT VADEDİYOR

Gelecek  10 yılda “ilaç  yiyecekler” hakkında  bildiğimiz  ve onlara  ilgimiz  çok arttacaktır.İnsan  deneklerle yapılan  çalışmalar  sayesinde  yiyeceklerin  iyileştirici  gücünün  olası etkileri  daha ileri  bir şekilde  araştırılacak tır.inanıyorumki  bu şekilde  pek çok hastalık için önleme  ve tedavi  etme  yeteneğimiz büyük  ölçüde  artacaktır.Amerika’da Ulusal Kanser Enstitüsü Diyet ve Kanser Bölümü daha önceden  etkili kanser savaşçıları  olduğu  belirlenmiş düzinelerce yiyeceğin  kimyasal  koruyucu  özelliklerini  araştırdıkları  büyük  proğramlarının  ortasındadır.Aslında NCI bu bileşiklerin yiyeceklerden çıkarılıp bunlardan “tasarlanmış yiyecekler” yaratılması  ve belirli hastalıkların  tedavisi  ve önlenmesinde kullanılması  olasılığını  araştırarak  bu görüşü  bir adım  ileri götürüyor.Tel Aviv’den   Tokyo’ya UCLA’dan Harvard’a dünya çapındaki  önemli araştırmacılar  soyadan köri ve ton balığına  dek  yüzlerce  yiyeceğin  potansiyel  iyileştirici sonuçlar  bulunuyorlar.New York Bilim  Akademisi  gibi guruplar  vitamin  ve minerallerin  etkileri ile ilğili  son araştırmaları  gözden geçirmek için  toplantılar yapıyorlar.

Hala  yeme tarzımızda  değişiklikler  yapmadan evvel tüm çalışmaların  tamamlanmasını  ve verilerin  analiz edilmesini   beklememizi söyleyen  bazı şüpheciler var.Bence yanılıyorlar ölümcül bir hata  yapıyorlar.Hala tüm cevapları  bilmiyor  olabiliriz,ama  olumlu  yaklaşacak  kadarını biliyoruz.Ancak  hızımıza   bakılırsa  çalışmaların  tamamlanması  ve bu  yeni blgilerin  halka yayılması  21.yüzyılın  bir bölümünü  kaplayacak  ve hatta  bunların çoğu insanın   diyetine girmesi  dahada fazla zaman alacak  gibi görünüyor.Ancak  o kadar beklemek  istemeyenlerde  var:onlar  hemen şimdi  değişiklere başlamak istiyorlar.Bazıları  tam olarak  ne yapmaları gerektiğinden  emin değiller veya medya  tarafından  sunulan  beslenme bilğilerinin  bombardımanından  dolayı şaşkınlar .Bu kitapta   çeşitli hastalıklara karşı  koruyan  yiyeceklerdeki  vitaminler  mineraller  ve diğer  kimyasal  maddeler hakkındaki  en son bulguları  araştırdım.Ayrıca  bir “En Etkili 100” yiyecek  listesi derledim   bu listedeki yiyecekler  hastalıklara karşı   en fazla koruma sağlayan  yiyecekleri içeriyorlar.Ek olarak  yağlar  ve  kolestrol  gıda  katkı  maddeleri  ve yiyecek   ışınlaması üzerine  tartışmalar gibi  karmaşık konulardaki  bazı yanlış  anlamaları  düzeltmeye çalıştım.Doğru  bilğiye sahip  olmak  yaşam ve  ölüm arasındaki  farkı sağlayabileceğinden  okuyucuların  güncellenmiş bilgileri  alabileceği  ve ilğili çeşitli  konuları  tavsiye edebileceğim  geniş kapsamlı  bir Kaynaklar  bölümü ekledim.

UYARI:Yiyecek iyi bir ilaç olabilir:ancak  her derde  deva değildir.Eğer belirli  bir problem  için  tedavi altındaysanız yiyeceklerden  medet umarak  ilacınızı  bırakmayın .Diyetinizdeki  olumlu değişiklikler  size büyük  fayda sağlayabilir, hayat tarzınızdaki   yapıcı değişikliklerle  bazı tıbbi  sorunlarını  yavaşlatmış  yada  düzeltmiş vakalar vardır.Ancak  ılacınızı  istenen sonucu  almadan  önce bırakmak  çok tehlikeli  sonuçlar verebilir.En iyi  çare  doğal tedaviler ve beslenme konusunda  bilgili bir doktora  danışmaktır.

 

Ekleme tarihi: 21.07.2010 VÜCUT YİYECEKLERİ NASIL KULLANIR?

VÜCUT YİYECEKLERİ  NASIL KULLANIR?

Doğru yiyeceklerin  çeşitli  hastalıklara  karşı  nasıl korunduğunu  ve yanlış yiyeceklerin  bu hastalıkları  nasıl geliştirdiğini  anlamadan  önce  vücudun  yiyecekleri  nasıl kullandığını  anlamak gerekir.Burada  çok kısa  bir şekilde  vücudumuzda  yiyeceklerin  başına  ne geldiğini  anlatılmıştır.

Yediğiniz her lokma yiyecek  sindirim  denilen  karmaşık  bir sürece girer.Bu süreç ağızda başlar:yiyecekler  tükürükteki bir enzimle  karışarak  basit şekerlere  parçalanmaya başlar.Çiğnenmiş  yiyecek  yutulur  ve özofagusa  girer:bu  kanal boyunca itilerek  mideye gönderilir.Midedeki  çeşitli  enzimler  ve hidroklorik  asit sayesinde  yiyecekler  daha çok  parçalanır.Kısa  bir süre  içinde  yiyecek  yararlı  besinlerin  emildiği ince bağırsağa geçer.Yiyecek ince bağırsaktan  kolon adı  verilen kalın  bağırsağa doğru ilerler; burada suyu ve yarı  katı yan ürünleri emilir.Yiyeceğin , feçes adı verilen  atık madde haline  dönüşüne  kadar bağırsak  labirentinde geçirdiği süre aşağı  yukarı  12 ila 14 saattir.

Sindirim amacı  yiyeceklerin  vücuttaki  milyonlarca  hücre tarafından  kullanılabileceği  kadar  küçük  bileşiklere  parçalanmasıdır.Protein,karbonhidrat ve  yağların sağladığı  enerji  solunumdan  düşünmeye ve yürümeye dek  tüm vücut  fonksiyonları  için  gerekli olan  yakıtı sağlar.Vitaminler karaciğerde  üretilen  proteinler olan  yakıtı sağlar.Vitaminler ,karaciğerde  üretilen  proteinler olan enzimlerle  birlikte  çalışırlar;besinlerin  yiyeceklerden  metabolize  edilerek  enerjiye  dönüşmesine  yardımcı olurlar.

Gün  boyunca vücudumuz pek çok  kanserojen  maddeye  maruz kalır.Bazen bu kimyasal maddeler yiyeceklerimizde  bulunurlar.Örneğin  eti  pişirme sürecinde kanserojen maddeler diye bilinen bazı  bileşikler oluşabilir.

Özellikle  karaciğer kanseri  ile bağlantılı  etkili bir kanserojen  olan  aflatoksin  yerfıstıklarının  bazı  sebze ve meyvelerin  üzerinde  yetişen  bir mantar  tarafından  üretilir.Soluduğumuz  havada  veya  suyumuzda  yaygın olarak  bulunan  kirli  maddeler de  kansorejenik  olabilir.İşimizde kullandığımız  kimyasal maddelerde  mutasyonlara veya  kanseri tetikleyebilecek  hücresel değişimlere yol açabilir.Bir   kansorojenin  pis işini  yapabilmesinin  çeşitli yolları  vardır.Hücreye zarar vererek  uygun şartlar altında  kanseröz büyüme  için hücreyi   olgunlaşmış bir halde  bırakarak  kanseri “başlatabilir”.Bazı  vakalarda  bir kanserojen  bir kanser “teşvikçisi” olabilir.hassas hücreleri  bularak  onları  kanseröz hale getirir.

Yiyeceklerde  bulunan  pek çok  vitamin  mineral  ve diğer  kimyasallar  kanserojenlerin  etkinliğini  bloke  etmeye  yardımcı olacak enzimlerin  üretimini  teşvik ederek kansere karşı koruyabilir.Bazı  vakalarda  bu “koruyucular” vücuttaki  kanseri  tetikleyebilecek bileşikleri etkisizleştirebilir.Bazı “koruyucular” antioksidanlardır.Normal  hücrelere zarar verebilen “serbest radikal”denen  kararsız oksijen  molekülü   oluşumunu önlerler.Eğer bu “koruyucularımız” yetersizse kansorojenler vücudumuzun her yanına saldırabilirler.

“Koruyucular” kansere kanrı korunmaktan  fazlasını yaparlar.Bazıları  artrit  sedef ve lupus gibi hastalıkları  tetikleyen  enflamatuar yanıtı oluşturan  olayların  biyokimyasal  zincirinde araya girerler.Bazıları   vücudun  normal  şeker seviyelerini  muhafaza  etmesini sağlayarak  şeker hastallığının  önlenmesine  yardımcı olurlar.Bazıları  güçlü kemikler normal kanbasıncını  ve normal  kalp fonksiyonları için  gerekli vitamin  ve mineralleri  vücudun  daha iyi  kullanılmasına  yardım ederler.Bazı “koruyucular” immün sistemi güçlendirmeye yardımcı olur;böylece vücudun savaşması için gerekli olan cephane sağlanmış olur.

Bu” koruyucuların” sağlığımız için  gerekli  değerli  rollerini  anladığınız için  gerekli  rollerini anladığınız zaman yiyeceklerin  gücüne  saygı duyacaksınız.

Ekleme tarihi: 24.04.2009 Prof. Dr. Erdem Yeşilyayla'nın yazısı

     Basında Ginseng

Bitkiler aleminin kralı kim?

Hepimiz arslanı hayvanlar aleminin kralı olarak biliriz. Bitkiler aleminde kral olarak hangi bitkiyi nitelendirirdiniz diye sorsanız, ben hiç düşünmeden "Ginseng" derim. Tabii sağlığa yararı açısından bir değerlendirme. Ancak etkili olduğu hastalıkların sayısına baktığınızda bana "kral" ünvanı da biraz haksızlık gibi geliyor, belki "imparator" daha uygun. Tanrı doğada bazı bitkileri taçlandırmış. İlaç olarak çok önemli etkili bileşenlere sahip "Haşhaş" meyvesinin tepesinde bulunan taç bu bitkinin önemi ile uyumlu. Son zamanların popüler meyvesi Nar'ın da tepesinde tacı var; yapılan bilimsel çalışmalar da bu unvana layık olduğunu ortaya koyuyor. Ancak tanrı tarafından bir taçla ödüllendirilmemesine rağmen Ginseng bitkiler aleminin gerçek "Taçsız kralı".

GERÇEK GINSENG Mİ?
Yüksek tedavi değeri nedeniyle Ginseng'in çok sık olarak başka bitki veya türler ile katıştırıldığı görülmektedir. Gerçek Ginseng, Panax ginseng ve Panax quinquefolius bitkisinin köklerinden elde edilir; ana kalın gövdesi, yan kökleri ile birlikte. Bitki yavaş gelişir ve tedavide en az 6 yıllık bitkilerin kökü kullanılır. Bu nedenle, bitki Güney Kore, Kuzey-doğu Çin, Rusya ve Japonya'da ikliminin uygun olduğu dağlık bölgelerde yetiştirilmektedir. İklim olarak, yazın güneş görmemesi ve havanın nemli ve ılıman olması gerekir. Eğer bu süreç içerisinde güneş çıkacak olursa tarlaların üzeri siyah perde ile örtülür. Güneşin etkili madde bileşimini değiştirerek etki kaybına, dolayısıyla tedavi değerinin azalmasına yol açtığı belirlenmiş. Zaten gerçek Ginseng'in pahalı olmasının nedenlerinden biri de budur. Yetiştirmek oldukça zahmetli. Bu bakımdan Güney Kore'de yetiştirilen bitkilerin en yüksek kaliteye sahip olduğu bilinir. Birkaç hafta önce gazetelerde bir haber gözüme ilişti: Doğu Karadeniz'de Ginseng yetiştirmeyi planlıyorlarmış, ederi yüksek olduğu için. Peki tarlaların üzerini perde ile örtmeyi göze alıyorlar mı? Ederinin yüksek olmasının en önemli nedenlerinden biri yetiştirirken gereken ihtimam ve maliyet. Japonya'da çay pahalıdır. En lezzetli ve değerli çay da iklim bakımından uygun olan Kyoto'nun Otsu Gölü'ne doğru olan kısımlarında yetiştirilmektedir. Tarlaların kenarında duran siyah perdeleri gördüğümde hayrete düşmüştüm. Bunun nedenini sorduğumda, güneşin çayın lezzeti üzerinde (tanen biyosentezi) olumsuz etkisi nedeniyle toplama dönemlerinde güneş çıkarsa tarlaların üzerinin siyah perde ile örtüldüğünü söylediler. Bizde Doğu Karadeniz bölgesinde çay da yetiştiriliyor ve hiç bu şekilde bir uygulamaya rastladınız mı?

SAHTE GINSENG'LER
Yüksek değeri nedeniyle piyasada birçok taklit, katıştırılmış ürün de "Ginseng" adı altında satılıyor. Eğer kök olarak satın almaya kalkarsanız, Adamotu (Mandragora officinarum) veya Rauwolfia türlerinin kökünü Ginseng diye pazarlayabilirler. Her ikisi de taşıdığı alkaloitler (atropin, rezerpin, vd.) nedeniyle kullanımı riskli, miktara bağlı olarak zehirlenmeye yol açar. Bazen de pazarlardaki tezgahlarda ucuz Ginseng preparatlarını görüp "kelepir" olarak satın alıyoruz. Bu tip ürünler, herhangi belirgin bir yararı bulunmayan diğer Panax türlerinden hazırlanıyor. Yani ucuz ama boşa yapılmış bir harcama. Bir de Ginseng'in unvanından yararlanarak pazar kapmaya çalışan ürünler bulunuyor. Hani "Rusya'nın Tarkanı" filan gibi yakıştırmalar yapılır ya! Sibirya Ginsengi, Hint Ginsengi, vd. gibi. Sibi rya Ginsengi, farklı bir bitkiden elde ediliyor: Eleut erococcus senticosus bitkinin bilimsel adı. Köklerin bileşimi Gerçek Ginseng'ten tamamen farklı; lignanlar taşıyor. Yapılan bazı deneysel ve klinik çalışmalar fiziksel kapasiteyi artırdığını destekliyor, ancak Gerçek Ginseng kadar etkili değil. Ayrıca "yüksek tansiyona" yol açtığı da biliniyor. Bu bakımdan dikkatli olunmalı. Hint Ginsengi'nin ise Ginseng ile hiçbir ilgisi bulunmuyor. Latince bilimsel adı "Withania somnifera" bitkisinin köklerinden elde ediliyor. Fiziksel gücü arttırdığına dair deneysel olarak ortaya konulmuş bir etkinliği de bulunmuyor. Aksine hafif yatıştırıcı etkisi var.

Ginseng'in yan etkileri, zararları

Gerçek Ginseng'in yüzyıllardır tedavide kullanılmasına rağmen, uygun miktarlarda (doz) ve süreçlerde (kullanım süresi) alındığında hiç bir ciddi yan etkisi veya zararlı etkisi bildirilmemiştir. Bazı kayıtlarda Ginseng'e atfedilen bazı yan etkiler yer almaktaysa da, bunlar "sahte Ginseng" kullanımı veya ilave edilen "katkı maddelerinden" ileri gelmektedir.

KATKI MADDELER
Gerçek Ginseng'in belirtilen fizyolojik etkilerinin görülebilmesi için en az 2-3 hafta yeterli doz seviyesinde kullanılması gerekir. Ancak ilaçların hızla etki göstermesine alışmış kişiler, birkaç gün ilacı kullandıktan sonra "etkisiz" düşüncesi ile kullanmaktan vazgeçebiliyor. Mesela, fiziksel kapasiteyi arttırması, zindelik vermesi için Ginseng kullanan bir kişi, bir haftadır kullandığı halde hiç bir yararını göremediği için ilacı kullanmaktan vazgeçebiliyor. İşte bu önyargıyı giderebilmek için üreticiler Ginseng formülasyonlarının içerisine hemen canlılık veren "kafein" veya kafein taşıyan "Kola ekstresi" vb. karışımlar ilave ediyorlar. Bu tip ürünler Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa da dahil diğer ülkelerde kalite kontrolü yapılma zorunluğu bulunmadığından, "ambalajın üzerinde bu katkı maddelerini bildirmeye de gerek görmüyorlar". Dolayısıyla bu "Katkılı Ginseng" formülasyonunu alan kişi daha ilk günden itibaren canlılık hissederek bu formülasyonu sürekli kullanmaya başlıyor. Ancak bu durumda da, sürekli kafein alınmasına bağlı olarak kişinin vücudunda "kafein entoksikasyonunun" tipik yan etkileri ortaya çıkıyor; ajitasyonlar, mide asiditesinin artışına bağlı olarak, özelikle gastrit, ülser vd. hastalarında mide-bağırsak sistemi şikayetleri, uykusuzluk, başağrısı, migren krizleri vd. ortaya çıkabiliyor. Ginseng kullanımı ile bildirilen tüm bu yan etkiler aslında kişinin haberi olmadan aldığı kafeine bağlı. Bu katıştırmanın bir diğer olumsuz tarafı hastamızın yüksek tansiyon hastası olması ve çay, kahve, meşrubat gibi kafeinli içeceklerden uzak durması gerekmesi durumunda ortaya çıkar. Bu nedenle "yüksek tansiyonlularda Ginseng kullanılmamalı" şeklinde yanlış bir kanı yaygınlaşmış durumda. Aslında gerçek Ginseng'in "tansiyonu düzenleyici" diğer bir deyişle "normalleştirici" etkisi var. Yani düşük tansiyonlularda tansiyonu yükseltirken, yüksek tansiyonlu hastalarda tansiyonu düşürmekte, normal değerlerine getirmektedir. Ancak Sibirya Ginsengi'nin gerçek Ginseng'ten farklı olarak yüksek tansiyonlularda kullanılmaması şeklinde uyarılar bulunmaktadır. Bu nedenle, kullandığınız Ginseng preparatının hangi birkiden elde edildiği, daha doğrusu kalitesi ve güvenilirliği son derece önemlidir.

NE KADAR KULLANMALI
Öncelikle ben ilaçların sürekli kullanımına karşı olduğumu çeşitli defalar belirtmişimdir (aman dikkat! bağışıklık sistemi baskılayıcılar ve bazı kalp ilaçlarının sürekli kullanılması gerekir). Bu nedenle, sürekli Ginseng kullanımı yerine, yıl içerisinde belirli aralıklarla "tedavi süreçlerinin" uygulanması bence en doğru şeklidir. Bu aralıkları kişinin kendisinin belirlemesi ve verilen aralar ile vücudun kendini toparlaması için fırsat verilmesi doğru olacaktır diye düşünüyorum. Normal olarak önerilen günlük doz 300-400 mg kök tozunu taşıyan tablet, kapsül veya benzeri ilaç şeklidir. Ancak vitamin mineraller ile desteklenmiş formülasyonlarda çok daha düşük miktarlarda kullanılabilmektedir. Aldığınız ürünün "kök tozu" mu yoksa "kök ekstresi" mi olduğu da önemli. Eğer kök ekstresi ise 80 mg dozlar yeterli, aksi takdirde çok yüksek doz kullanımına bağlı olumsuz etkiler görülebilir. Ginseng'in bilhassa "cinsel gücü artırıcı" olarak çok yüksek dozlarda önerilmesi ve kullanılması durumunda dikkatli olunmalıdır. Ginseng'in yan etkisi az dedik ama yüksek dozlarda kullanılması riskli.


 

Ekleme tarihi: 09.04.2009 Özel yiyeceklerle hafızanı güçlendir

Hafızayı ve bilişsel fonksiyonları bazı besinler sayesinde kuvvetlendirmek, böylece yaşam kalitesini artırmak da elinizde

bir kibrit kutusu lezzet / TAYLAN KÜMELİ

Yaşam kalitesinin azalmaması için en önemli etkenlerden biri, şüphesiz hafızanın ve bilişsel fonksiyonların korunmasıdır. Hafıza, bilişsel fonksiyonlar ve beslenme ilişkisinde, yeterli ve dengeli beslenme, çeşitli suplemanlar, düzenli kahvaltı alışkanlığı, çoklu doymamış yağ asitleri, kafein ve daha birçok öğenin olumlu katkıları vardır. Fakat miktar ve kullanım süreleri, etkinin yararlı olmasında belirleyicidir.
Dünyada yapılan son araştırmalarda hafıza ve bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisi olduğu bildirilen besinler ile yapılması gerekenler şöyle sıralanıyor:

1- Gingko biloba
Son dönemde yapılan araştırmalarda hafıza ve bilişsel fonksiyonlar üzerinde oldukça önemli yararları tespit edilmiştir.

Ekleme tarihi: 09.03.2009 Hamileyken balık yağı için
Balık yağı içen hamile kadınların bebeklerindeki el ve göz koordinasyonunun, diğerlerine oranla daha fazla olduğu ortaya çıktı.

Avustralya Üniversitesi Pediatri ve Çocuk Sağlığı Bölümü tarafından 98 hamile kadını kapsayan araştırmada; doğumdan önceki 20 hafta boyunca katılımcıların bir kısmına her gün 4 gram balık yağı, diğer kısmına ise 4 gram zeytinyağı içirildi. Doğumdan sonra 72 bebek; 2.5 yaşına dek konuşma, davranış, pratik mantık ve el ile göz koordinasyonu açısından testlerden geçirildi.

Balık yağı grubunda 33, zeytinyağı grubunda ise 39 bebek bulunuyordu. Araştırmanın sonucunda; balık yağı içen annelerin bebeklerinin anlama, kavrama ve kelime haznesi bakımından daha üstün olduğu görüldü. Ancak en önemli fark; balık yağı grubundaki bebeklerin testlerden çok yüksek puan almasıyla ve el ile göz koordinasyonunda hızlı bir gelişim göstermeleriyle ortaya çıktı.
Ekleme tarihi: 09.02.2009 Mantarda imparator şifası
Bayhan GÜLERHAN -
Shiitake (Şitake), zamanında Çin imparatorlarının hayat iksiri olmaş şifalı bir mantar türü. Alternatif tıbbın gelişmesiyle ABD'de de piyasaya sunulan shiitake'in sırrı, içindeki lentinan isimli maddede. Lentinan, Japonya'da anti kanserojen ilaç olarak tescil edilmiş. Shiitake bağışıklık sistemini güçlendirici, kanı sulandırıcı, kolesterol düşürücü, tümör küçültücü ve cinsel gücü arttırıcı etkilere sahip.
Shiitake mantarı, şöhretini 14. ve 17. yüzyıllar arasında Çin'de hüküm süren Ming hanedanına borçlu. Kaynaklara göre imparator Ming, Çin topraklarında yüzyıllardır yenen bu mantarı, halka yasaklamış. Hanedanın alimleri tarafından imparatora hayat iksiri adıyla sunulan mantar, zamanla halk arasında "imparatorun kuvvet iksiri" ismiyle çağırılır olmuş. Ming hanedanının önde gelenleri de imparatorun yemeğini halk yiyemez düşüncesiyle bu besini sadece imparatorun ve ailesinin tüketmesi yönünde bir karar almışlar. Ama halk mantarını üretip yemeyi gizlice sürdürmüş. Bir dönem Japonya'ya silah karşılığında verilen Shiitake, Japonya'da da gücün simgesi haline gelmiş. Öyle ki Samuray savaşçıları kendi bölgelerinde bu mantarın başkaları tarafından toplanmasını yasaklamış. İçinde varolduğunu düşündükleri gençlik ve güç etkisini kendilerinden başka kimseye yar etmemeyi planlayan ve bu uğurda birçok kişiyi de kılıçtan geçiren Japon savaşçıların kudretlerini, bu mantara bağlayan makaleler, tarihi kaynaklar var.
Yurtdışında kapışılıyor
Bünyesindeki Lentinan maddesi Japonya'da kanser tedavisinde kullanılan Shiitake'yi Türkiye'de Mantar Mamülleri Şirketi (MAMTAŞ), İzmit tesislerinde üretiyor. Çin'de köyünde bu mantarlar arasında büyüyen Jan Zhong Liu, Türkiye'de bir şirketin bu mantarı ürettiğini görünce çok şaşırmış. Kendi isteğiyle şirketin üretim bölümünde çalışmaya başlayan Liu, Türklerin mantardan korktuğunu söylüyor. "Doğada 100 bine yakın mantar türü var. Ancak 150 türü yenilebiliyor. Türkiye'de ise 11 türün kültürü alınmış. Mantar satışları ise gördüğüm kadarıyla çok düşük. Bizde bu bitkisiz sofra kurulmaz. Türkler, mantardan sanırım korkuyor. Size hepsi zehirli mi dediler?". MAMTAŞ'ın ortaklarından Ali Gün ise bu korkunun bilinçsiz ilaçlamadan kaynaklandığını söylüyor. "Türkiye'de herşeyde olduğu gibi ilaçlamada da bir bilinçsizlik var. Üretimi yapılabilen hiçbir mantar zehirlemez. Sadece doğadan koparılıp yenirse böyle bir şey mümkün. Kültür mantarı yanlış kimyasallarla ilaçlanırsa zehirli olur ama aynı risk salatalıkta, domateste de var. Shiitake yurt dışında adeta kapışılıyor ama ülkemizde ilgi az." Latince ismi Lentinus Edodes olan Shiitake mantarı, doğada meşe ve kayın ağacının üzerinde yaşıyor. İş, ticari platforma gelince ise mantarı kandırma gibi bir yol izleniyor. MAMTAŞ, ABD'de ve özellikle Fransa'da uygulanan yöntemi izlemiş. Meşe ve kayın ağacının kütükleri üzerinde ya da polipropilen torbalar içerisine ekilen tohumlar talaş, mısır koçanı, buğday sapı, çay yaprakları gibi tarımsal artıklarla besleniyor ve büyüyüp sofralarımızı lezzetlendirecek hale getiriliyor. Mamtaş ürettiği mantarı uzun yıllar sadece lüks otellere satabilmiş. Yabancı şeflerin oldukça ilgili olduğu Shiitake, yalnızca Tansaş'ın A sınıfına hitap ettiği Makro marketlerinde 100 gramı 4,5 milyon liraya satılıyor. Mamtaş, bu hafta dünyanın mantar devi Hollanda'ya Türkiye'nin ilk shiitake ihracatını gerçekleştirecek.


Şifa bahçesi
Shiitake hakkında ABD'de ve Avrupa'da basılmış sayısız kitap var. Sağlık makalelerinde genel olarak imparator mantarı ismiyle çevrilen Shiitake, Japon Sağlık Bakanlığı'nın onayıyla beyin kanamaları, damar sertliği ve HIV gibi virüs enfeksiyonlarının önlenmesinde etkili. Kanın sulandırılması içinde önerilen bu özel mantarın yapısında bulunan Lentinan, tümör ufaltıcı ve anti kanserojen madde olarak kabul görüyor. Her şeyde olduğu gibi Shiitake'nin de fazla oranda tüketilmesi ve fazla yağda pişirilmesi zararlı sonuçlar doğurabiliyor.
Ekleme tarihi: 26.11.2008 Prof. D.r Ömer Çolak'ın yazısı

Uzakdoğu'da asırlardır hanedan içeceği olarak bilinen Reishi Mantarı, Türkiye'de de yetişiyor

'Uzun yaşam'ın sırrı 'mantar'da!

 

·  Reishi Mantarı'nın uzun ve sağlıklı bir yaşam vaat ettiği iddia ediliyor

·  Kansere karşı Japonya Sağlık Bakanlığı tarafından kabul edilen tek ilaç

·  Japoncada ölümsüzlük anlamına gelen 'Reishi'nin mantarı artık Türkiye'de üretiliyor

·  Mantarı Türkiye'de bir yıl önce tesadüfen bulan Prof. Ömer Çolak, yetiştirme sırrını girişimcilerle paylaşmaya hazır

·  İşlem görmeyen Reishi Mantarı'nın kilosu 2 bin dolar, işlemden geçirilen ise bin dolara satılıyor

·  Hücreleri yenilediği, bağışıklık sistemini güçlendirdiği, kan dolaşımını harekete geçirdiği ileri sürülüyor

·  Sağlıklı insanların günde 1-2 gram, hastaların ise 5-6 gram bu mantarın suyunu içmesi uzun yaşamın ilk şartı

 

Uzun yaşamın sırlarını çözebilmek ya da ölümsüzlüğe ulaşabilmek insanoğlunun en büyük hayali. Bu uğurda birçok bilimsel araştırma yapıldı, hâlâ da araştırmalar sürüyor. Genetik şifrelerin çözülmesi bu anlamda insanları heyecanlandırmıştı, aynı şekilde klonlama da. Bunların dışında, halk arasında birtakım otların ya da meyvelerin sağlığa iyi geldiği ya da hayatı uzattığı inanışıyla kullanıldığı da biliniyor.

Peki haberimize konu olan ve şu anda Çukurova Üniversitesi Moleküler Biyoloji Departmanı'nda da üretim çalışmaları süren 'Reishi Mantarı' ne? Neden şimdiye kadar duymadık? Ve gerçekten ölümsüzlük mü vaat ediyor?

Hayır, bu mantar ölümsüzlük vaat etmiyor, ama uzun ve sağlıklı bir yaşamın sırrını barındırdığı iddia ediliyor. Asırlar önce Çin'de ve Japonya'da sadece hanedanlar ve çocukları içebilirmiş bu mantarın suyunu. Halktan birisi bir ağaç altında bulduğunda bile saraya götürüp teslim edermiş. Çok seyrek olarak doğada bulunabildiğinden, halkın bu mantarı bulup saklaması idam cezasını getirirmiş yanında. Mantarın görüldüğü bölgeye yakın evler aranırmış. Ve söylenceye göre, sırf bu mantar yüzünden o zamanlar 100'e yakın insan hayatını kaybetmiş.

 

Uzakdoğu hayaleti

Efsaneler bununla da bitmiyor. Bu mantarın ününü duyan Avrupalılar, gerçeğini hiçbir zaman göremedikleri için 'Fantom Mushroom' ilan etmişler onu. Yani bir Uzakdoğu hayaleti. Oysa gerçek. Ama bunu Batı dünyası ancak 1960'lardan sonra söyleyebilir hale gelmiş. Yaklaşık 3 bin yıldan beri Çin tıbbında kullanılan ve bitkilerin kraliçesi olarak anılan mantarı, Japon bir araştırmacı üretilebilir hale getirdiğinden beri dünyanın her kesiminden araştırmacının ilgisini çekmeyi sürdürüyor. Japon araştırmacı, sessiz sedasız tam 15 yılını Reishi Mantarı'nın kültürünü üretmeye adıyor kendini ve devamı da geliyor. Onun bulduğu yöntemle iki yılda mantar tüm üretim aşamasını tamamlamış oluyor. Japoncada Reishi, Çincede Ling Zhi, Latincede Ganoderma Lucidium, ABD'de de Mushroom of Immortality adıyla anılan mantarı, Türkiye'de de üretmeyi başaran bir bilim adamı var. Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Moleküler Biyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ömer Çolak. Laboratuvar koşullarında 'Ölümsüzlük Mantarı' olarak da bilinen Reishi Mantarı'nı yaşatan ve çoğaltan Çolak, girişimciler ilgi gösterdiği takdirde mantarın geniş alanlarda üretimi için destek vereceğini de belirtiyor.

Biyolojik eş önemli

Bir mantarda ortam koşullarını bulduktan sonra onu izleyen gelişmeler çok hızlı oluyor. Keza, Reishi'nin üretim şartları ortaya çıktıktan sonra gelişimi dünya genelinde çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiş. Günümüzde Reishi, 90 gün içinde olgun hale gelmiş oluyor. Bu mantarın ait olduğu 'Basidiomyceles' mantar gruplarında misel aşamasının (ilk oluşum aşaması) ardından spor aşaması geliyor ve büyüme başlıyor. Sporlar ne diye sorarsanız; mantarın üzerinde görülen kahverengi tozlar. Bunların her biri 6-7 mikron uzunluğunda. Ve her birinde çimlenme borusu, yani yarı kromozom taşıyan bir bitki hifi (kök) yer alıyor. Bu hif dallanıyor, budaklanıyor ve bu mantar için karakteristik olan eşini aramaya başlıyor. Yani bir spordan çıkan filiz, yeni mantar yapmıyor bu mantarda. Kendisine biyolojik uyumlu eşini arıyor. Bunun biyolojideki açıklaması 'compatibility'. Bu eşi bulduğu zaman iki hif birbiriyle kaynaşıyor. Kaynaşma tamamladıktan sonra bu hiflerde bir çekirdek birinden, bir çekirdek diğerinden olmak suretiyle zengin bir ağ meydana geliyor. İşte üniversite bünyesinde yapay ortamda Prof. Dr. Ömer Çolak'ın oluşturduğu da bu. Mantarın üremesi için gereken şartlar sadece bununla da sınırlı değil. Genetik uyarı için oksijeni artırıp, karbondioksit miktarını azaltmak gerekiyor. Bu mantar, odun hammaddesi üzerinde doğal olarak gelişiyor. Çolak, kendi kurduğu üretim bandını, "Ben, sert ve geniş yapraklı ağaç talaşı kullanıyorum. Buna bir azot kaynağı ilavesi yapıyorum ve tam bir yıldır yetiştirme çalışmalarımı sürdürüyorum" diye açıklıyor.

Cam bir kapta kaynatılması şart

Sağlıklı insanların günde 1-2 gram, hastaların ise 5-6 gram Reishi Mantarı'nın suyunu içmesi uzun yaşamın ilk şartı. Mantarın bir iki gramı, dilimler halinde kesilip kaynatılıyor. Mantarın içeriğinde bulunan Germanyum maddesi metale yapışıp özelliği kaybolduğu için mutlaka cam bir kapta kaynatılması gerekiyor. Bir litre suya 2 gram mantar atılıyor. Su kaynamaya başladığında altı kısılıyor ve hafif hafif kaynatıldıktan sonra metal süzgeç kullanmadan süzülmesi gerekiyor. Daha sonra istenildiği an içilebiliyor. İçine kesinlikle şeker atılmıyor. Ve içilirken çok hafif bir süt kokusu geliyor. Mantarın

kaynatılmasının nedeni içeriğinde bulunan biyolojik aktif maddelerin ancak kaynar suda ortaya çıkması. Bu maddeler ağırlıklı polysakkarid (uzun moleküllü şekerler) ve Germanyum. Prof. Dr. Ömer Çolak, dünyada yaklaşık 500 bilim adamının bu polysakkarid'lerin karakterini araştırdığını belirtiyor.

Polysakkarid'lerin çok özel bir yapıda olduğu ve insan vücudundaki bağışıklık sistemini uyardığı kabul ediliyor. Hücreler (hasta ya da değil) kendini hızlı bir şekilde yeniliyor.

Germanyum elementinin bu mantardaki molekül şekliyse, kendini yenileyebilmek için insan vücudu tarafından en fazla ihtiyaç duyulan şekil. Doğada farklı şekillerde bulunan Germanyum'un diğer moleküler şekli insan vücuduna yararlı değil, hatırlatalım. Bağışıklık sisteminin uyarılması demekse; vücudumuzdaki transforme olmuş, karakteri bozulmuş hücrelerin veya yabancı organizmaların erken fark edilip yok edilmesi demek. Çünkü insan vücudunda da hücreler çoğaldıkça genetik materyalde hatalı sentez, hatalı eşleşme ve mutasyon meydana geliyor. Bu durumu yüzde 90 oranında tamir edebilen maddelerse Germanyum ve polysakkarid. Çolak, yaşlandıkça insan vücudunda bu yeteneklerde ciddi bir zayıflama söz konusu olduğunu, kanserin de yine bu zayıflık sonucu meydana geldiğini belirtiyor. Uzun yaşam için dünyada kabul edilen tek araçsa Reishi Mantarı. Ve bu yaşam, ağrılarla sızılarla doldurulmuş ama uzatılmış bir yaşam değil. Tam tersine normal bir uzun yaşam. Uzun yaşam ölçütü ise Uzakdoğu bilimcilerine göre 100-120 yıl arası.

Bu mantar dış ortamla insan vücudunu kontrol altında tuttuğundan, neredeyse hiçbir hastalığa geçit vermez konuma getiriyor. Hatta Japon Sağlık Bakanlığı tarafından resmen "Kanser tedavisinde kullanılmalıdır" diye de bir belgeye sahip.